Orda Kaldım

giden gitti -yiten zaman-
açtığın kapıdan girdim, adımı söyledim
işte orda kaldım
herkes nerde? (gibi yanlarında durdum)
yiten zaman -onlar öyle sandı-
hiç ayrılmadım ki -aklım-
ben orda kaldım
senden bana hiç durmadan akan neyse
olsan olmasan
yansıladım -yüreğim, ben-
sen yoksan da iki olduk
gidenlerle gittim -gibi-
dünya -zaman-
ben orda kaldımGülten Akın
Sen,
bir kanadı zaman bataklığına batmış kuş,dilinden müteşekkil kafesinde bensiz kalmanı isterdim.
Benim olmanı istediğim için…
Her an pür karanlığı yaracak kokunla teller ardındaki pıtraklarındır sözler.
Kafesin mesafesi kadar yıkılan vaadinle bensiz kalmanı…
İsterdim.
Çünkü sen bensizken bile benimsin.
Sen, yaralı bir anın penceresinden çıktın. Eflatundu bende akşam. Kafesinin anahtarı kalp kuyuma atılmıştı Elest Meclisi’nde. Söyledim mi ya çok şaşkınımdır. Gözlerim karanlıkta birer ıssız yağmur oluverir. Bir hayalin tebessümünü el yordamıyla ararım. Öyle küçük şeylerden evhamlarım doldurur kederlerimi. Kabahatin yok senin. Ürkek olmuşum, yol kenarına atılmaktan. Sana Nergis Lisanı’ndan bir şeyler fısıldasam anlatamam ki neye benzediğini. İç içe geçmiş odalarda ne konuşulur.
Sen,
bensizken benimle…
Bazen kuşlardır, bazen yağmurlar… Hepsini yeniden… Hüsn’ün vasiyetini heybeme koydum. Bekliyorum.
De ki:
-Yürüyelim. Vakti kuşatan kutsasın ellerimizi.
https://nergihanyesilyurt.wordpress.com/2011/01/22/kuslardir-sesinle-yuruyen/
resim: rapunzel by alperen kahraman
(Kaynak: ratsliveon-noevilstar)
SİZ AŞK'TAN N'ANLARSINIZ BAYIM?
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca Alt katında uyumayı bir ranzanın Üst katında çocukluğum... Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı. Aşk diyorsunuz, limanı olanın aşkı olmaz ki bayım! Allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca Havı dökülmüş yerlerine yüzümün Büyük bir aşk yamadım Hayır Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım... Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı. Aşk diyorsunuz ya Ben istemenin Allahını bilirim bayım! Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca Balkona yorgun çamaşırlar asmay Ki uçlarından çile damlardı. Güneşte nane kurutmayı Ben acılarımın başını evcimen telaşlarla okşadım bayım. Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum. İnsan kaybolmayı ister mi? Ben işte istedim bayım. Uzaklara gittim Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım! Süt içtim acım hafiflesin diye Çikolata yedim bir köşeye çekilip Zehrimi alsın diye Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz İlahiler öğrendim. Siz zehir nedir bilmezsiniz Zehir aşkı bilir oysa bayım! Ben işte miraç gecelerinde Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım, Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım, Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin Bir şiir aradım. Geçen üç yıl boyunca Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım. Ülkem olmayan ülkemi Kayboluşumu aradım. Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm. Bir ters bir yüz kazaklar ördüm Haroşa bir hayat bırakmak için. Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm. Kimi gün öylesine yalnızdım Derdimi annemin fotoğrafına anlattım. Annem Ki beyaz bir kadındır. Ölüsünü şiirle yıkadım. Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım. Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca Acının ortasında acısız olmayı, Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım. Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım. Aşk diyorsunuz ya, İşte orda durun bayım Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım Kendimin ucunda Öyle ıslak, Öyle kötü kokan, Yırtık ve perişan. Siz aşkı ne bilirsiniz bayım Aşkı aşk bilir yalnız!
Didem MADAK
Sıkıntı, Tefeül ve Karınca

“Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk.”*
Burda yoksun. Burda yokum.
Telefonun hiç çalmaması, postacının hiç gelmemesi, bahçelerin selâmsızlıktan tarumâr olması gibi bir şey bu. Hiç’ten evvel, Hiç’ten ahir. Geri dönen cızıltılı frekanslar gibi bir şey. Bölük bölük sessizliği işgale gelmiş martılar gibi… Kalp açıyor sandukasını. Yine o, sesinden gözkenarı kadar işlenmiş mendil. Yine o, mahpus çeyiz… Başkasına yâr oluyor dualar.
Gözlerinde kendi nûrunu taşıyan çocuk yüzlü hamallar var. Ayrılıksa da yükleri, güneşleriyle yakartop oynuyorlar. İsmimi söyleyip çekiliyorum. Bir kaldırımdan daha yüksek makamı olmayan bilir gözünü göğe dikmeyi. Öyle söyledi biri. İki rekat duanın yanında üç rekat da tebessüm bulunduruyorum. Zorluyorum tebessümü, tebessüm çatlıyor. Duayı zorluyorum, dua çatlıyor. Bahar tomurcuğu zorlamaz mı? Yeşerecek umutlar, çatlatmaz mı göğüs kafesini? Kaldırıma diziyorum çocukluktan birkaç oyun; biri itmiş beni, biri elimdeki içi pamuk dolu tavşanı alıp kaçmış. Zorluyorum göğü, ayağına dolanıyor yaramazlıkları birinin daha. Mayıs puslu etekliğini giyiyor, hıçkırmak yok diyorum yanımda oyalanan karıncaya. Erikler olgunlaşıyor olgunlaşıyor olgunlaşıyor. Payımıza olgunlaşmamış yalnızlık düşüyor. Öyle bereketli ki yalnızlık. Her şey aynı yöne yuvarlanmaya başladığında kalbi kırılıyor insanın. İnsanın kalbi kırılmak için var sanki. İçinden sıcak denizler geçen bir kadın kulağıma üflüyor, bir soğuk diyar şarkısını ateşe banıp. Kadınlar geçiyor omuz hizasında kederli yüzlerine anne işlenmiş. Benim yüzüm senin çocuk gözlerinle okunabiliyor yalnız. Kadınlığım kurak bir mevsim.
“Bir mektup yaz, dağılsın yokluğun” diyor yoldan geçen bir deli tekerleme şeklinde. Kalkıp penceresini kapıyorum sokağın. Bu sokak, o iki sokaktan biri, bilirsin, hani çok anlamıştık. Bütün uzaklık,evsiz pencerelerden ibaret. Deli mektubu tamamlayamıyor. Olsun günler uzun artık. Kalbimi tamamlasın yeter.
Az sonraya bırakılmış bir yağmur gibi, ulaşılamamış adreslerin çaresizliği gibi… Âh hepi topu bulut süsü verilmiş bir yorgunluğum. Bu hikmeti okumayı bilmiyorum. Gözleri sıra sıra karanfil, bir yağmur ümidi gibi penceremi güne boyayan çocuk! Tabuttur yol, isminde yorulur. Ümidin kaburgası kırılıyor şefkatimi sırladığım yüzlerde.
Uçamayacak bir sesin billur kanatları gibi bekliyorsun beni. Yağmursun sen, oysa ben ağlamaktan geliyorum. Gözlerinde eski bir mendil oluyor bütün bayram, tedavülden kalkmış paralar biraz, çatapat satmıyorlar artık bir gülüşüne.
“bir bıraksalar
sonra başka şeyleri özlemeye”**
diyorsun. İçime bir şey katılmamış benim. Henüz bulunmuş bir yokluğun incecik örtüsünü kaldırıyor kuşlar. Kalkıp sokağın kapısını kapatıyorum. Bir odası bile olmayan evlere konulmuş bu kapılar. İçimin her sıkıntısına bir kapı açmışım, sonra beklerken asma kilit. Kapıyı çalıyorsun. Hangi kapıya koşsam orda yoksun. Aklımın içindeki bu tokmaklar… Kapılar çoğalıyor, inciniyor kimsesizlik. Üstü örtük öpüyorsun ağzımda biriktirdiğim taşları. Boncuk kaçmış gibi boğazımda duruyor ağlamak. Daha öper miydin meselâ diline pıtrak çevirmeseydi toprak ağaları. Âh aynasında eskiyen yüzümden öpüyorsun. Hep bilinen uykulardan öpüyorsun. Yapma bunu bile diyemiyorum. İzini kaybettiğim şehirlerden öpüyorsun. Karıncalarından kaldırımların. Ben rüyada örüyorum tüm sevinçlerimi. Giyilmemiş, ilk günki renklerinde seni bekliyor bunlar. Sonra gelip bir tefe’ülden öpüyorsun:
“ağzında eriklerin aceleci tadı
elleri bulut, gözleri ot bürümüş ekin tarlası
bir çocuğun düşlerine inen tokadı öpüyorsun.”***
Bugün pazartesi. Kuşlar bir önceki mevsime göçüyor kanatlarında sıkıntımın toprağı. Hem hantal ve griyim. Ben bu yazdan gitmeliyim. Puslu ve sessiz bir akşamın meyvesi alınganlığım. Biliyorsun işte, ben kendine dua etmesini bilmeyen biriyim. O yüzden her şeyden esrik biraz ve tüm şiirlerin sonuna bir mısra olarak “Ben de seni seviyorum.”
*Cemal Süreya
**Turgut Uyar
***Şükrü Erbaş
Not: Adın içinde yare var, yokluğuna yakın yere bırakıyorum duamı.
14 Mayıs 2012/ İkindi sıkıtısı.
Nergihan Yeşilyurt
Şiir: Adige Batur/ Irmağın Kıyısında Hasbihâl.
Melodi: Ney/ Sükûn.
Ses: Nergihan.
***
Vakt-i elem, zehr-i sükûn, temaşâ-yı derd, vasl-ı İrem, ibrişim-i gül-i-zâr, bilmem dile değer mi ömrümü kıran bir bağırmak var.
sen, taa baştan
yitirilen sevgili, hiç karşılaşılmayan,
bilmem hangi sesler hoşuna giderdi senin.
ben artık, geleceğin dalgası kabarırken,
görmeye çalışmam seni. bendeki en büyük
görüntüler, denenmiş uzak manzara,
kentler ve kuleler ve köprüler ve beklenmedik
dönemeçleri yolun
ve bir zamanlar tanrılarla
örülmüş toprakların gücü:
yükselirler içimde anlatmak için
hep kaçınan seni.
ah, bahçelersin sen,
ah, böylesi bir umutla
seyrettim onları. kır evinde
bir açık pencere, -ve sen nerdeyse attın adımını
bana doğru dalgın. sokaklar buldum,-
daha yeni yürümüştün onlarda sen;
bazen de esnaf dükkânlarındaki aynaların
senden başları dönerdi hâlâ, ve irkilip geri verirlerdi
apansız görüntümü. kim bilir, aynı kuş muydu
ikimizin içinden öten, ayrı ayrı
dün akşam?
Rainer Maria Rilke
***
Şiir: Rainer Maria Rilke/ Sen Taa Baştan
Melodi:Adam Hurst/ Elegy - Absence
Fotoğraflar: NergihanYeşilyurt arşivi & deviantart.com
Ses: Nergihan.
Bütün Çirkinler Voltran Olun!
Bugün
Voltran olduk, güçsüzler köleler işçiler vitrin mankeni olamayanlar
bizler
bugün itlerle aynı kaptan yemek yediğimiz için mundar ekmek
faizlerin üzerinde zıplattıkları fahişeleri -koyunlarına sığmaz paralarıyla-
bir türlü yenemedik sizi
küçük bir kavun altı lira, yaz geliyor, insan hasadının zamanı pilajlardan
köpekler gibi çalıştığımız için yine de ihtiyaç kredileriyle
uzun sıralar oluşturduğumuz açık büfeler
yani ahmaklığımız ahmaklığımız ahmaklığımız
Bugün
Voltran olduk işsizler vasıfsızlar vasıflılar sertifikalılar; ingilizce bilenler hariç
bugün düzenin tanrılarıyla aynı sofraya oturamazdık elbette
kapitalizmin piçlerinin hemen ayakları dibinde
kimseye eğilmedi diye budadılar o serviyi
yo hayır bu Divan’ın uzun boylu sevgilisi değil
hemen yan sıkışıklıkta bir metrobüs dayanmacısı…
köpekler gibi dolaştığımız Mall’larda, Center’larda bilmem nerelerde
ucuzlukta markalarda ve sonsuza kadar zenginiz kredi kartlarımızla.
Ben bugün
yine yeni bir şey söyleyemedim Tanrım
kırık bir kalbi sana getirdim tamir et diye.
aramıza durdular, git gel bir müddet dediler
Sana da mı? Çektim, yırttım perdelerini
şimdi bu şiirle diğerleri arasında bir aşk eksik bir sevgili
hâlbuki insanlar, insan gibi akıyor sokakla
benimle insanlık arasında bir banknot eksik bir ilahi kaseti.
sen ne dediğimi biliyorsun.
yan yana yürüdüğümüz kaldırımlar bile bir kuruş farkla benim önümde
ben bu paha biçilemez çirkinliğimle hiçbir kapıda dilenmedim ki
gayrısı Sen işte!
Bugün
Voltran olduk, kardeşim ve ben dışarda
acılı yüzleriyle gece mesaili dostlarım içerde
kime kurulmuş bu darağaçları yüz katlı sanki
Hani kulelerindeki koltukları altına saklanırlar ya
ben lüzumsuz laflar ederim bu korkuluklara Tanrım
sen beni kargaların rahmetiyle sınama.
Ne diyorum ben aslında, bugün Cuma, erkekler huzurunda ne konuşuyorlardı Rabbim
ben arkalarından bağırdım, Seni duymadılar
ve adım bir damarın ucundan beyne duyuran başka bir damar gibi
nergihan yani.
ve hâlâ lüzumsuz laflarımın çirkinliği ile kimseye yalvarmadım ben.
gayrisi Sen.
4 mayıs 2012/ Mutfak.
Nergihan Yeşilyurt